top of page

Sıfır Noktası

  • Mar 2
  • 2 min read

İnsan kendini yenilemeli. Sürekli, düzenli ve sistematik olarak. Tıpkı başarılı bir markanın yaptığı gibi.

 


2002 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Reklamcılık bölümünden oldukça iyi bir dereceyle mezun oldum. Üniversite yıllarında uluslararası ajanslarda staj yapmış, okul bitince neredeyse 1 yıl boyunca yeni bir ajansın kuruluşuna eşlik etmiştim. 4 yıl teorik, biraz da pratik reklamcılık eğitimi. Yetmez, kendimi yenilemeyelim dedim… 2003 sonunda aynı okulda Reklamcılık Yüksek Lisans eğitimine başladım. Hem tazelendim hem de uzmanlığımı ilerlettim.

 

2007’de kendi ajansım olan Provokatör’ü kurdum. Reklamcılar Derneği, o dönem ajans camiasının TÜSİAD’ıydı. İsteyen üye olamazdı. Belli bir ciro seviyesini yakalamanız, itibarlı bir müşteri portföyüne sahip olmanız, üstüne 2 üye tarafından önerilip, jüri önüne çıkmanız gerekiyordu. 27 yaşındaydım, buraya üye olan en genç ajans sahibi oldum.

 

İşler yolundaydı. Keyfim yerindeydi. Yine de rahat battı. Reklamcılık iyi hoş, ama eksikti. Bazı ürünlere hizmet sunmaya yetmiyordu. New York’ta sadece lüks markalara akıl fikir üreten Luxury Board ile tanıştım; ardından ciddi para harcayarak ülkenin ilk lüks pazarlama iletişimi ajansı Yirmibirgram’ı kurdum.

 

Reklamcılığın yeterli değeri üretmediğini fark ettiğimde, dünyanın en önemli marka ajanslarından biri olan Saffron ile ilişki kurdum. Onca yılın eğitimi ve deneyimine rağmen hiç gücenmeden bana markayı baştan öğretmelerini rica ettim. 32 yaşındaydım.

 

35 yaşında bilgilerimi güçlendirmek için okula geri döndüm. Portföy hazırladım, Toefl testini verdim, Harvard’ta 1 senelik Uluslararası Pazarlama diploma programına yazıldım. Yoğun tempoda ajans yönetirken, bir de okumak kolay değildi. Bazı derslere canlı katılım gerekiyor, Amerika’daki dersler bizde gece yarısı ya da sabaha karşı oluyordu. Bitiremedim, diplomayı alamadım. Ama bakış açısını aldım, vizyonumu genişlettim.

 

Yine bu yaşlarda sadece hizmet sunan olmak, bana yetmemeye başladı. Bana göre marka iletişiminde, hizmetin fiyatlandırılmasında bir iş modeli değişikliği gerekiyordu. Girişim ekosistemine girdim. Pek çok start-up’la tanıştım. Geleceği olduğuna inandıklarıma yatırım yaptım. Farklı işlere hem nakit, hem de pazarlama uzmanlığı koydum.

 

Bugün 45 yaşındayım. Data mühendisliği, yapay zeka, nöropazarlama, sinir bilim… Hala kendime iş çıkarıyor; işime yarayacak her konuyu öğrenmek için emek, zaman ve para harcıyorum. BrandTech gibi (Markalama ve teknolojinin birleşimi) otomatik çalışabilen ve ölçeklenebilen sistemlere yatırım yapıyorum. Küçük ve orta ölçekli şirketlerin, çok hızlı ve ekonomik bir şekilde kendi markalarını kurmalarına destek olan 21 Günde Marka, bu anlayışın eseri.

 

Oldukça yoğun bir iş temposunun ve tüm bunların arasında, bizzat ilgilenerek yazıp çizmeyi sürdürüyorum. Sadece marka içerikleri paylaştığım Instagram hesabım ayda 3,5 milyon kez görüntüleniyor. Şu an göz attığın şahıs internet sitemde ise 100’ün üzerinde makale yazmış ve yayınlamışım. 

 

Şimdi, haliyle nerede bu 100 makale ben sadece 1.’yi okuyorum diyebilirsin. İşte bu da bu yazının konusu aslında. İnternet sitemi yenilerken, portalın bir önceki halinde duran 100 küsür makaleyi, birkaç tuşla bu versiyonun içine (export) aktarabilirdim. Ancak durdum, düşündüm ve yapmadım. Sıfırdan başlamak istedim. Daha sık yazmak için yeni bir sebep edinmeyi, mümkünse de kendimi zora sokmayı tercih ettim.

 

Walt Disney’in sevdiğim bir sözü var: “Disney olarak biz, sadece en son yayınladığımız çizgi film kadar iyiyiz” demiş. Yıllar sonra Steve Jobs, yeni bir ürün lansmanında bu sözü alıntılamış ve tüm şirkete e-posta ile göndermiş. Bunlara bir de Mevlana’yı eklemek gerek: “Dün dünde kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım.” 

 

Benim için de artık, yeni şeyler söyleme zamanı.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 

Comments


bottom of page